Hikayemiz
Her şey tek bir soruyla başladı.
Neden bazı detaylar
ilk bakışta akılda kalır?
Bir gece, üç arkadaş sıradan bir sohbetin içindeydi. Konu kıyafetlerden, tasarımdan ve insanların bazı görünümleri neden diğerlerinden daha kolay hatırladığından açıldı.
Bir ruj. Bir elbise. Bir taş. Küçük bir detay.
Birbirinden tamamen farklı görünmelerine rağmen, gözün tekrar tekrar aynı noktaya döndüğü bir şey vardı.
Aynı soruya,
üç farklı yerden baktılar.
Doğru formun peşindeydi.
İnsanların neyi, neden fark ettiğini inceliyordu.
Kırmızının geçmişini arıyordu.
Üç farklı yetenek.
Üç farklı bakış.
Tek bir ortak merak.
Bazı renkler görünür.
Bazıları fark edilir.
Kırmızı, insanlık tarihi boyunca dikkat çekici bir renk oldu. Güçle, canlılıkla, tutkuyla ve arzuyla ilişkilendirildi.
Modada da etkisi aynıydı.
Bazen bütün bir elbisede değil; yalnızca dudakta, küçük bir taşta ya da görünümün merkezindeki tek bir detayda ortaya çıkıyordu.
Güçlü ama zamansız.”
Fakat bizim için asıl soru kırmızının dikkat çekip çekmediği değildi.
Kırmızının bu etkisi,
her gün takılabilecek tek bir parçaya dönüşebilir miydi?
Araştırdıkça aynı kırmızı
tekrar tekrar karşılarına çıktı.
Hikâyesi modern mücevherlerle başlamıyordu.
Karnelyan, Antik Mısır'da binlerce yıl önce takılarda, boncuklarda, mühürlerde ve süs eşyalarında kullanılıyordu. Kırmızının yaşamı, gücü ve canlılığı çağrıştırdığı bir dünyada bu taş yalnızca güzel olduğu için seçilmiyordu.
Ve araştırma Kleopatra'nın dünyasına geldiğinde, kırmızı taşların hikâyesi çok daha güçlü bir anlam kazandı.
Altın, kırmızı taşlar, göz alıcı mücevherler... Kleopatra'nın dünyasında mücevher yalnızca bir süs değildi; görünümün, gücün ve kimliğin bir parçasıydı.
Bir kadının nasıl hatırlandığını değiştirir.”
Yüzyıllar değişti. Kraliçeler, imparatorluklar ve moda değişti.
Ama kırmızının bakışı üzerine çeken karakteri kaybolmadı.
Tutku.
Cesaret.
Canlılık.
Çekicilik.
Karnelyanın yüzyıllardır bu kavramlarla yan yana anılması tesadüf gibi görünmüyordu.
Üçünün aradığı şey artık yalnızca kırmızı bir taş değildi.
Fakat geçmişi olan bir taşı bulmak
yeterli değildi.
Biz bir müze parçası tasarlamak istemiyorduk.
Karnelyanın binlerce yıllık karakterini, bugün beyaz bir gömlekle de siyah bir elbiseyle de takılabilecek bir parçaya dönüştürmek gerekiyordu.
Asıl tasarım süreci burada başladı.
Güzel görünmek
yeterli değildi.
İlk eskizler hazırlandı.
Bazıları fazla gösterişliydi. Bazıları fazla sıradandı. Bazılarıysa yalnızca özel bir gecede takılabilecek kadar iddialıydı.
Biz başka bir şey arıyorduk.
Bir kadının bugün takıp,
yıllar sonra da sevebileceği bir parça.
Siyah bir elbiseyle kendini gösterecek kadar güçlü. Beyaz bir gömlekle takılabilecek kadar zahmetsiz. Günlük bir kombinde yabancı durmayacak kadar dengeli.
Zincir değişti.
Oranlar değişti.
Eskizler tekrar tekrar çizildi.
Her yeni tasarımın karşısında ise aynı soru vardı:
yıllar sonra da sevebilir mi?”
Onlarca tasarımın arasından
biri sürekli yeniden seçildi.
Masanın üzerinde başka tasarımlar da vardı.
Daha büyük olanlar. Daha gösterişli olanlar. Daha sade olanlar.
Ama göz her seferinde aynı parçaya dönüyordu.
Sonunda ona kendi aramızda bir isim vermeye başladık.
Kırmızı taş görünümün merkezindeydi. Altının sıcaklığı onu çevreliyordu. Form ise dikkat çekmek için fazlasına ihtiyaç duymuyordu.
Aradığımız şey yalnızca bir “statement” parçası değildi.
Her kombinde yeniden seçilecek
bir imza yaratmaktı.
ÜÇ FARKLI YETENEK.
TEK BİR FİKİR.
HATIRLANAN BİR DETAY.
BELVAGE böyle doğdu.
Biz mücevheri görünümün sonuna eklenen küçük bir aksesuar olarak görmüyoruz.
Çünkü bazen bütün bir görünüm unutulur.
Ama tek bir detay hatırlanır.
Bu yüzden tasarladığımız her parçada, ilk gece sorduğumuz soruya geri dönüyoruz:
yıllar sonra da sevebilir mi?
Cevap evetse,
o tasarım BELVAGE'a aittir.